soft pakette mesela bi bakışta sanıosun ki daha çok sigara var mesela bu geceyi çıkarırım diosun kendine ama iş işten geçtikten sonra bi daha bakınca bi de bakıosun aslında iki taneymiş sigaralar. geceyi diil önümüzdeki saati bile atlatamam diosun. damien rice diye bi adam varmış dediler diye hemen youtube dan bi bakıyım diosun, bi bakıosun, sesi güzelmiş eyvallah ama şimdi dinlenmez diosun, sigaranın bi tanesi ağzında öyle yakmadan, 

yani şimdi başkası yazmış, ben sadece çeviriyorum, bi kere de ben yazsam başkası çevirse, yazsam yazarım ha diosun. bok yazarsın. 

yazar burda kendi tecrübelerinden. 

burda yazar ne anlatmak istediyse, yazar burda öbür eliyle öbür kulağını. 

bi de bütün gün acele etmişsin tamam mı, taksime çıkmış bulundum dolmuşa binmek zorunda kaldım oluyor, 9’da evdeyim diosun kendine, dolmuştan inerken elimde sigarayla çakmak hazır -insanlar şimdi bana bakıolar, artize bak filan diolardır- diil halbuki, düzgün baksana pakete kaç tane var içinde.

şimdi cezanı çek bakalım. 

c. 

we are accidents waiting to happen.

başkasının yalancısıyım.

c. 

bak şimdi, 26 yaşına gelip de trainspotting’i tekrar izleyince şöyle oldu bu sabah;
“heroyin full time bi iş” ama aslında full time işlerimiz de baya heroyin. 
heroyin nası bi yaşam şekliyse, full time job’lar da bi yaşam şekli oluyor, (minus the pleasure) heroyin nası damarlarından akıosa, beynini s.kiosa, full time job’lar da aynı şekilde.
sanki çok mu yeni bi şey söylüyorum, hayır. bunla beraber it’s not easy to be cheesy diyorum. İki nokta üstüste
renton diyor ki, herkes junk’la ölümden bahsedip duruo ama biz de o kadar salak diiliz, burda bi zevk de var. full time daki zevk baya karmaşık. zevk hep tersten gerçi, hep sapık. full time işe gidip gelen insanların mülayim görüntüsünün altında sapık motivasyonlar var. tatminsiz bi tatmin var. 
çok bilemiyorum, beyaz yaka dışında bi moddan haberdar diilim, bi şey satıyorum ama ne sattığımı bilmeden. sonumuz hayrolsun. yours,
c.  

bak şimdi, 26 yaşına gelip de trainspotting’i tekrar izleyince şöyle oldu bu sabah;

“heroyin full time bi iş” ama aslında full time işlerimiz de baya heroyin. 

heroyin nası bi yaşam şekliyse, full time job’lar da bi yaşam şekli oluyor, (minus the pleasure) heroyin nası damarlarından akıosa, beynini s.kiosa, full time job’lar da aynı şekilde.

sanki çok mu yeni bi şey söylüyorum, hayır. bunla beraber it’s not easy to be cheesy diyorum. İki nokta üstüste

renton diyor ki, herkes junk’la ölümden bahsedip duruo ama biz de o kadar salak diiliz, burda bi zevk de var. full time daki zevk baya karmaşık. zevk hep tersten gerçi, hep sapık. full time işe gidip gelen insanların mülayim görüntüsünün altında sapık motivasyonlar var. tatminsiz bi tatmin var. 

çok bilemiyorum, beyaz yaka dışında bi moddan haberdar diilim, bi şey satıyorum ama ne sattığımı bilmeden. sonumuz hayrolsun. 
yours,

c.  

evet.
a.

evet.

a.

Phineas Gage’den bahsederek, e. inanılmaz bir tesadüfün yakasını açmış oldu.

Şöyle ki; geçen cumartesi akşamı adetim olmayarak bir partiye gitmiş bulundum. Gece boyunca tüm gevezeliklerin içinden, coctail conversation dediğimiz sosyalleşme türünün nadide bir örneğini (bkz.az sıkıcı-konuştuğumuza değen-enteresan) kotardığım bir arkadaşla, beynin tuhaflığından, kuantumun sırlarından, dış dünyanın doğasından filan bahsederken, ya bi adam varmış hani ciddi bi kaza geçirmiş, kişiliği değişmiş deyiverdi bana. Ben de ulan bu adamın adı neydi, wikipedia daki makaleyi hatırlıyorum ama diye iki gün düşünüp üçüncü gün unutmuşken, dördüncü gün e.’nin herifin fotoğrafıyla çıkagelmesi. Üstelik son derece random bir çağrışımla. gerçi bütün çağrışımların eninde sonunda random olduğunu kabul ediyoruz artık değil mi.

Efendim, Phineas Gage, kafasına mızrak gibi saplanan demir çubukla hayatta kalmış, çubuğunu yanından ayırmamış, sirklerde filan insanların ziyaret ettiği, basbayağı tuhaf bir adam. Gage, beyin ile zihin ilişkisi var mı yok mu, ruh nedir karakter nedir, nerelerde bulunur filan gibi mevzuları tuhaf vakasıyla gündeme getirmiş olup, bahis konusu kazadan sonra son derece asabi, manyağın birine dönüşmüştür.  Öldürmeyen allah öldürmez kontenjanından kendisini bir kez daha rahmetle anıyoruz.

c.

Phineas Gage ne diyor bu duruma dear C.
e. 

Phineas Gage ne diyor bu duruma dear C.

e. 

MADIRFAKIRS diye bağırırken aynı böyleyim.
Okudum şöyle diyor; brain has an image of the outer world, brain has an image of itself. Eğer beyindeki “beyin” imajı silinirse dış dünya imajına bişiycik olmaz ama beyindeki dış dünya imajı silinirse, “beyin” imajı kendi başına hiçbi işe yaramaz.
hım. natural order is not part of the brain, brain is part of the natual order, ama kendini öyle algılamıo hınzır. vücudum yok sanıyor. ne fena. 
c.

MADIRFAKIRS diye bağırırken aynı böyleyim.

Okudum şöyle diyor; brain has an image of the outer world, brain has an image of itself. Eğer beyindeki “beyin” imajı silinirse dış dünya imajına bişiycik olmaz ama beyindeki dış dünya imajı silinirse, “beyin” imajı kendi başına hiçbi işe yaramaz.

hım. natural order is not part of the brain, brain is part of the natual order, ama kendini öyle algılamıo hınzır. vücudum yok sanıyor. ne fena. 

c.

inside every puppet there is a fist.
Sabahları kafama yumruk yemiş gibi öfkeli uyanıyorum, birisi, görmemen gereken rüyalar gördüğün içindir dedi bi keresinde. her durumda a.’ya katılıyorum; mea culpa.
bikaç türlü rüya var, bi kaç kriter bazında kategorilere ayrılan. benim en sevdiğim ayrım, çocuk rüyası ve yetişkin rüyası ayrımı.
çocuklar, ekseriyetle, gün içinde gerçekleşmesini istedikleri ama tatmin olmaya arzularının rüyalarında gerçekleştiğini görüyorlar. Mesela bi sepet kiraz hediye edilmiş küçük hans’a ama annesi sadece iki tane yemesine izin vermiş.
Hans gece rüyasında bi sepet kiraz yiyor.
Ya da hans gölde tekneyle yapılan gezintiye doyamamış, kısa sürmüş gezinti.
Hans gece rüyasında gölde tekneyle ve tek başına geziniyor.
hansın kafası şunun için çok iyi; kirazın, gölün ve teknenin korku dolu tarafları her imajın gölgesi gibi orada hazır bekliyor. Tıpkı, Ayşegül dizisinde olduğu gibi. Ormanlı bölümü hatırlayalım.
işin başka bir yönü de var, çocuk rüyalarını sadece çocuklar görmüyor.
c.

inside every puppet there is a fist.

Sabahları kafama yumruk yemiş gibi öfkeli uyanıyorum, birisi, görmemen gereken rüyalar gördüğün içindir dedi bi keresinde. her durumda a.’ya katılıyorum; mea culpa.

bikaç türlü rüya var, bi kaç kriter bazında kategorilere ayrılan. benim en sevdiğim ayrım, çocuk rüyası ve yetişkin rüyası ayrımı.

çocuklar, ekseriyetle, gün içinde gerçekleşmesini istedikleri ama tatmin olmaya arzularının rüyalarında gerçekleştiğini görüyorlar. Mesela bi sepet kiraz hediye edilmiş küçük hans’a ama annesi sadece iki tane yemesine izin vermiş.

Hans gece rüyasında bi sepet kiraz yiyor.

Ya da hans gölde tekneyle yapılan gezintiye doyamamış, kısa sürmüş gezinti.

Hans gece rüyasında gölde tekneyle ve tek başına geziniyor.

hansın kafası şunun için çok iyi; kirazın, gölün ve teknenin korku dolu tarafları her imajın gölgesi gibi orada hazır bekliyor. Tıpkı, Ayşegül dizisinde olduğu gibi. Ormanlı bölümü hatırlayalım.

işin başka bir yönü de var, çocuk rüyalarını sadece çocuklar görmüyor.

c.

tam da böyleyken, o camın kırıldığını düşün. ellerinizin camın içine -daha doğrusu boşluğun içine camla beraber- geçtiğini düşün. kan, revan, şaşkınlık, bir anlık sessizlik sonrası çığlık, vs. orası kesin. 
sorumuz şu: düşmemek için -ileriye doğru- ve kafalarınızı da kollamak için, belki ölmemek için hatta; kim kime sarılır, kim kimi ya da neyi tutar? orada tutacak, tutunacak bir şeyler olduğu da kesin. yani sorumuz şu: tercih / refleks / öncelik dengesini “eylem” ile sağlamaya çalışırken, ne kadar hızlı ve sağlıklı düşünebiliriz?
yani sorumuz şu: rüya bunların hepsinin birbirine girdiği, nedenselliğin ve zamansallığın geçerli olmadığı bir yerse, doğru olan yer orası mıdır? yani rüyanın bize verdiği, her zaman doğru olan cevaplar mıdır? yoksa batıl‘ın söylediği gibi gerçek(?) hayata sorulmuş sorular mıdır? 
whatever, it is my fault. (bir filmden; hatırlamıyorum.)
camın içine kafam geçmek üzereyken bunları düşünecek miyim ki? ellerime büyük büyük cam parçaları saplanmışken, kimi, neyi, nasıl tutarım? 
bu gece rüyamda elimde kırmızı minik bir imdat çekiciyle, bilmediğim bir mahallede pencere camlarını kırıp kaçıyordum. buraya, işte böyle geldik.
iyi uykular,
a.

tam da böyleyken, o camın kırıldığını düşün. ellerinizin camın içine -daha doğrusu boşluğun içine camla beraber- geçtiğini düşün. kan, revan, şaşkınlık, bir anlık sessizlik sonrası çığlık, vs. orası kesin. 

sorumuz şu: düşmemek için -ileriye doğru- ve kafalarınızı da kollamak için, belki ölmemek için hatta; kim kime sarılır, kim kimi ya da neyi tutar? orada tutacak, tutunacak bir şeyler olduğu da kesin. yani sorumuz şu: tercih / refleks / öncelik dengesini “eylem” ile sağlamaya çalışırken, ne kadar hızlı ve sağlıklı düşünebiliriz?

yani sorumuz şu: rüya bunların hepsinin birbirine girdiği, nedenselliğin ve zamansallığın geçerli olmadığı bir yerse, doğru olan yer orası mıdır? yani rüyanın bize verdiği, her zaman doğru olan cevaplar mıdır? yoksa batıl‘ın söylediği gibi gerçek(?) hayata sorulmuş sorular mıdır? 

whatever, it is my fault. (bir filmden; hatırlamıyorum.)

camın içine kafam geçmek üzereyken bunları düşünecek miyim ki? ellerime büyük büyük cam parçaları saplanmışken, kimi, neyi, nasıl tutarım? 

bu gece rüyamda elimde kırmızı minik bir imdat çekiciyle, bilmediğim bir mahallede pencere camlarını kırıp kaçıyordum. buraya, işte böyle geldik.

iyi uykular,

a.

bir sonraki programımızda rüyalardan bahsedeceğiz.
c.

bir sonraki programımızda rüyalardan bahsedeceğiz.

c.

tevekkül deyince, prozac nation.
şefaat ya resulallah ya da prozac nation.
rozmeri’nin bebeğinden çıkardığımız ders de tersten tevekküldü, evvela “pain begone I will not have anymore of thee” diyerek katolik bir biçimde isyan eden rozmeri, yavrusunu şöyle bir görür görmez yumuşamış, şeytanın beşiğini sallayarak aslında benim olsun isterse şeytan olsun, bunu da allah yarattı kıvamına gelmişti. bir nevi, ben elimden geleni yaptım, 9 ay taşıdım çatır çatır doğurdum, all of them witches ama pabuç bırakmayacağım demişti.
o bırakılmayan pabuçların başka türlüsü, prozac nation’da christina ricci’de birikti, tevekkülün imkansız olduğu noktalardan kimyasallarla dönüldü, ve ilaçlı tevekküle gelindi. Birazdan bağlıyorum. İlaçlı tevekkül de şöyle; alayına isyan, durduramıyorum kendimi öyle ki beynimin kimyası bozuldu hiç kendimde diilim, I’m totally fucked up diyen bir subject position, allahın sopasına dönüşen prozac’ı yuttuğu gibi isyanlar kendi içine dönüyor. (benden içerde bir ben daha var?) İfade kanalları tıkanıveriyor, sen sağ ben selamet, ötede bayıl deyiveriyor psikiyatrlar.
efendim, tevekkül, kötü niyetli kişilerin eline geçmedikçe dünyanın üzerinde dönebileceği bir öküz boynuzudur. değilse de hiç bozmuyoruz kabullenmek istemediğiniz şeylerin zaten bize eyvallahı yok.
the universe is indifferent. hiç mi diilse ricci’nin memeleri var elimizde
c.   

tevekkül deyince, prozac nation.

şefaat ya resulallah ya da prozac nation.

rozmeri’nin bebeğinden çıkardığımız ders de tersten tevekküldü, evvela “pain begone I will not have anymore of thee” diyerek katolik bir biçimde isyan eden rozmeri, yavrusunu şöyle bir görür görmez yumuşamış, şeytanın beşiğini sallayarak aslında benim olsun isterse şeytan olsun, bunu da allah yarattı kıvamına gelmişti. bir nevi, ben elimden geleni yaptım, 9 ay taşıdım çatır çatır doğurdum, all of them witches ama pabuç bırakmayacağım demişti.

o bırakılmayan pabuçların başka türlüsü, prozac nation’da christina ricci’de birikti, tevekkülün imkansız olduğu noktalardan kimyasallarla dönüldü, ve ilaçlı tevekküle gelindi. Birazdan bağlıyorum. İlaçlı tevekkül de şöyle; alayına isyan, durduramıyorum kendimi öyle ki beynimin kimyası bozuldu hiç kendimde diilim, I’m totally fucked up diyen bir subject position, allahın sopasına dönüşen prozac’ı yuttuğu gibi isyanlar kendi içine dönüyor. (benden içerde bir ben daha var?) İfade kanalları tıkanıveriyor, sen sağ ben selamet, ötede bayıl deyiveriyor psikiyatrlar.

efendim, tevekkül, kötü niyetli kişilerin eline geçmedikçe dünyanın üzerinde dönebileceği bir öküz boynuzudur. değilse de hiç bozmuyoruz kabullenmek istemediğiniz şeylerin zaten bize eyvallahı yok.

the universe is indifferent. hiç mi diilse ricci’nin memeleri var elimizde

c.   

the fucking word of the day is:
“tevekkül”.
a.

the fucking word of the day is:

“tevekkül”.

a.

İstanbul’da sis var,
İstanbul çok kalabalık.
İstanbul saçma sapan bi yer.
c.

İstanbul’da sis var,

İstanbul çok kalabalık.

İstanbul saçma sapan bi yer.

c.

vashti bunyan çok güzel bir kadın.

1970 yılında bir albüm yapmış, üç beş kişi dışında kimse anlamamış, kimse görmemiş, kimse dokunamamış. küsmüş, bir daha bir şarkı bile yapmamış. 30 yıl sonra albüm tekrar yayınlanmış, kült olmuş. 

hayır, bak, burada şunu anlatmaya çalışıyorum:

bu kadının “cümlesi” varmış. kelimesiz. o konuşulmamış dili, o görünmez harfleri anlamamışlar. o da susmuş.

benim bu aralar cümlelerim kayboldular. bu benden başka kimseyle alakalı değil. hayatımın değiştiğini görüyorum; günlerime, gecelerime, kendi zamansallığıma dokunabiliyorum. bütün elbiselerimi yırtıp, beynimden kalbime doğru ayaklarım kıçıma vura vura koşuyorum. halbuki hayatım boyunca hep ters istikameti kullanmıştım. 25 yıldır evine aynı yoldan giden, ama bir gün otobüste uyuyakalıp geri dönmek için vasıta değiştiren ve yeni yerler gören, o bilmediği tekinsiz sokaklardan korkan ama bu güvensiz halin de tadını çıkaran bir adam gibiyim. 

hayır, bak, burada şunu anlatmaya çalışıyorum:

burayı düşün, bu hayata ve bize dair notlarımızı.

gelecekte okuduğumda mı değer kazanacak bu cümleler, yoksa sadece bugün için mi değerliler? bu değeri ben mi iliştireceğim cümle sonlarına zaman geçtikçe, yoksa aslında bu cümleleri ve anlattıklarını ya da anlatacaklarını şimdiden mi kutsuyorum? cümleler değerliler mi? ya da günü geldiğinde yalnızca hafızamı tazeleyebilip geçmişi kurgulayabilmeme yarayan nostalji anahtarları mı? böyle olduklarında değersiz mi sayılıyorlar ki? cümle, zamana neresinden bağlanır? cümle ne zaman başlar, ne zaman biter? gün ne zaman başlar, ne zaman biter? bugünler gelecekte hatırladığımda mı değer kazanacak, yoksa sadece bugün için mi değerliler? 

vashti bunyan çok güzel bir kadın. 

onun cümlelerini duyabiliyorum. ve duyduğum her cümlesinden etkileniyorum. ve daha da güzelleşiyor. daha da güzelleşiyorum. cümlelerim daha da güzelleşiyor. ve zamanımı ve mekanımı kaybediyorum. ve çok mutluyum.

sizleri yırttığım elbiselerimin bana armağan ettiği çıplaklığımla kutsuyorum ve sarılıyorum.

sevgiler,

a.

bookkake

aman on gün nası geçti bişey anlamadık. yarın yine bookkake‘ye devam. bugün k.’ya dedim ki, titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime diil miyiz, o da dedi ki bizi grunge mahfetti, üstünde konsepte uygun hırkasıyla. güldük de. neyse o işin de içinden öylece çıktık vesselam. malumun ilanında hafif naif hafif kendiyle dalgasını geçebilen piç bi taraf var, kayıp kuşağın survivor larını görüyoruz işte, biz tekne kazıntısıyız diye düşündüm. 30 yaşını geçtin mi zaten yol yokuş aşağı ama işte o yokuş bizden öncekilerde daha yukardan başlamış, hepimiz aynı yolun yolcusu olmakla beraber bugün bizden 6-10 yaş büyükler daha uzun süredir yuvarlanıyorlar diye düşündüm. sonra gelsin alkolizm, gitsin karanlık. gelsin yapayalnızlık gitsin nafile çabalar.

karanlık demişken; sayfasından koparıp başucuma asmak istediğim cümle, peşimi bırakmayan bilge karasu’nun bana çektiği son numara,

“yağmur susmuş. göğe bakıyorum, karanlığın her tarafı sınırlı.”

c.